suleymanerdal.jpg
 

Süleyman Erdal

1954 yılında Konya/Cihanbeyli’de doğdu. 1980 yılında Gazi Üniversitesi’nden mezun mezun oldu. Sanatçı çalışmalarını, Akademililer Sanat Merkezi’nde sürdürmektedir.

Herkez ve hiçkimse için

Yaratıcılık süreci bir sanatçı için varoluş sürecidir ve kendisinden önce gelen hiçlikten türediği için özgürlüğün gizidir. Bu giz ölçülemez derinliktedir, değişkendir ve bundan dolayı da açıklanamaz. Bu nedenle sanatçı yaratırken yapma ve yıkma arasında gidip gelerek sonuca varır. İşte tüm bunlar sanatın özgür bir ifadesi olarak ortaya çıkmasını sağlayan olgulardır.

Sanatçı aşkın bir kaynaktan güç alır. Bu kaynak hayatın kendisidir ve o yüzden sanat, varlığı ifade eder. Başka bir deyişle düşüncenin yaratıcı değeri olarak her ne olursa olsun hayat ile direkt ilişkide olan bir eylem durumudur. Bu açıdan baktığımızda Süleyman Erdal’ın tuval üzerindeki eylemi, hayata dair, yaşanmışlıklara dair bir duyumun oluşturduğu eylemdir. Kendi gerçeğini bilen ve bu doğrultuda yol alan bir durum. Katmanlı yüzeylerden oluşan ve derinlik hissi veren yüzey, sanatçın duyumlarının yarattığı kalıcı etki ile hayat bulmaktadır. Düşünce, his, tin ve duyumsama ile oluşan süreklilik hiç bir yere, hiç bir başka düşünce ya da “izim”e ait olmayan, sanatçının oluşturduğu kendine ait bir dildir ve düşünceyi görünür kılarak estetik bir eyleme dönüştürmektedir. Estetik biçimin varlığı resimlerin kendi içinde taşıdığı resimsel özellikleri sanatçının estetik biçimleniş durumunu önemsediğini göstermektedir. Bir başka söylemle kompozisyon, renk, ışık, valör değerler yapıtlara pentür tadı katarak yer etmiş, bu da estetik düzeyi arttırmıştır.

Süleyman Erdal’ın resimleri gizemlidir. Hayata dair izlerin sonsuzolanaklarını taşıyan bu resimler hüzünlü olduğu kadar devingendir ve belki de bu yüzden yarattığı etki ile içimize işlemektedir. Tabi burada önemsenmesi gereken bir durum da sanatçının yapıtları üretirken düşünsel ve biçimsel olarak onları içselleştirmiş olmasıdır. Büyük bir tutku ile ortaya çıkan resimlerin var olan hayatın bir parçası olması ve aynı zamanda bu var olan hayata karşı çıkması çelişkili gibi görünse de yeni bir bilincin oluşmasına neden olarak varlık göstermektedir. Tüm bu tespitlerden yola çıkarak yapıtlarda bir kurgu olduğunu söyleyebiliriz ama bu kurgu hiç kuşkusuz akılcılıktan çok duygunun belirlediği durumdur.

Sanatçı yapıt üretebilmek için bir dış uyarıcıya gereksinim duyar ve yapıta başlama eylemi aslında bir tepkidir. İşte bu yaratıcılık eylemi sırasında sanatçının boyadığı yüzeyi tekrar boyaması, boyadığını kazıması, silmesi ve tekrar boyaması ile oluşan katmanlı yüzeyler onun geçmişi ile bugünü arasında geçen zamanı sorgulamasıdır. Burada sanatçı kendi varlığını kazanabilmek için bir anlamda geçmişten bugüne kadar getirdiği her şeyle hesaplaşabilmekte hatta bir bölümünde hayatından çıkarıp attığını ya da üstünü örttüğünü kendine ait resimsel dille anlatmaktadır. Belirtilen bu durumda, sanatı duyguların bir ifadesi olarak düşünsek de ortaya çıkan yapıt her ne kadar sanatçının yaratımı olsa da aslında bütünsel bir ilişkinin sonucunda oluşmaktadır. Her ne kadar bir resmin tek başına var olabileceğini bilsek de sanatçının ve ürettiği yapıtların şekillenmesinde içinde bulunduğu toplumun, dış dünyanın etkisiyle şekillendiğini söylemek yanlış olmaz. Bu açıdan bakıldığında da Süleyman Erdal’ın resimlerinin kendi gerçeğinden ortaya çıkan, politik resimler olduğunu da söyleyebiliriz. Sanatın politik gizli gücü yalnızca kendi estetik boyutunda ve buna bağlı içeriğinde yatar. Sanat yapıtı ne denli dolaysızca politik olursa yabancılaşmanın gücünü ve köktenci değişim hedeflerini o denli azaltarak hayatın içine girip, insan yaşantısını temsil ederek bu yaşantıya bağlı bireysel hikayelerle yoğrulup hayata geçerek kalıcılık değerini arttırır.

Süleyman Erdal’ın her resminde gizli bir özne vardır ve bu özne anlatılan hikayenin estetik olarak biçimselleşmesine katkıda bulunan önemli bir eleman olmanın yanı sıra, resimsel kurgunun güçlenmesini sağlayarak yapıtları daha özellikli bir hale getirmektedir. Tabii ki bu durum sanatçının, gerçeğin arkasında kalan esas gerçeği ya da görünenin altında olanı çıkarıp gösterme isteğinden başka bir şey değildir. İçsel bir anlatım biçimi olarak nitelendirebileceğimiz bu durum onun estetik anlayışını figürlere ve sonsuzluk hissi veren peyzajlarına da aktarmıştır. Peyzajlardaki yerlerin spesifik bir yer olmayışı ve herkese ait herhangi bir yer gibi görünmesi resimlerin izleyici ile direkt ilişkiye geçmesini sağlamaktadır. Dramatik anlatımın ön plana çıktığı resimlerde bu etkiyi yüzey üzerindeki kontrastlık ve buna bağlı ışığın oluşturduğunu da söyleyebiliriz. Yaratıcı eylemin biçimlendirme isteğinden doğan resimlerin yapısında bulunan bu durumun, ışığı kompozisyondaki etkisini arttırarak açık koyu ya da sıcak soğuk dengesini etkinleştirdiğini söylemek yanlış olmaz. Işık yaşadığımız hayatta olduğu gibi bu resimlerde de bir varoluş sürecinin umut kaynağı gibidir ve bunu sanatçı kendine ait çıkış noktaları olan görsel saptamalarla etkinleştirmiştir. Bu figürler için de geçerlidir. Sanatçının figürlerinde silüet durumu görünse de sağlam bir desen yapısının etkisi yadsınamaz. Ayrıca mekanla figürler arasındaki dengeli uyum ve bütünlük sanatçının duygusal yaklaşımının yanı sıra akılcılığı da elden bırakmadığının ispatıdır.

Süleyman Erdal’ın resimlerine baktığınızda bitmemişlik hissine kapılırsınız. Bu durum aslında onun geçmişle, yaşanmışlıklarla ve hatta bugünle olan hesaplaşmasından kaynaklanmaktadır. Kararsızlık girdabında kimi zaman akıcı, kimi zaman duygusal yol alışı yaptığı resimleri boyayıp kazıyıp silip boyaması ve bu durumu defalarca tekrarlaması bilinç dışı gibi görünse de aslında onun bilinçli bir tercihi olup, hayatın diyalektiği içinde yer bulmaktadır. Ünlü Fransız düşünür Jean Paul Sartre duyumlanımların insanın başına gelen şeyler olduğunu kabul etmez. Ona göre duyumlanım kişinin dünyadaki bulunuşunun bir sonucudur; bilinçli yaşantısının, edimlerinin uzantısıdır. Sartre’ın bu tespitinden yola çıkarak Süleyman Erdal’ın resimlerinde ki bitmemişlik durumunun sanatçının tercihine göre belirlendiğini net bir şekilde söyleyebiliriz. Zaten tamamlanmış sanat yapıtı diye bir şey yoktur. Sanatçı her baktığında bir eksiklik ya da değiştirilmesi gereken bir yer bulabilir ama sonuçta bu onun bilinçli bir tercihidir.

Doğanın düzeninde bulunan dengenin buradaki yüzeyler üzerinde var olması doğal olarak izleyen kişinin ilgisini yapıtlar üzerine çekmektedir
ve bu etkiyi sağlayan da sanatçının renkle olan ilişkisidir. Anlatımı etkili kılan renk armonisinin yarattığı karşıtlık ve yalnızlık, içeriği yönlendiren bir durum olarak karşımıza çıkar. Renklerin tek başına ya da birbirleriyleolan ilişkisinin yarattığı etki farklı anlamlar ortaya çıkarmakla birlikte,sanatçı ayrıca yarattığı katmanlı yüzeylerle yapıtlarda bir derinlik hissi uyandırarak izleyiciyi ilk etapta olmasa da harcanılan izleme sürecine göre etki altına almaktadır. Koyu ve soğuk renklerin ağırlıklı kullanıldığı resimlerde özellikle mavinin kontrastı olan sarının ve diğer sıcak renklerin ışığı ya da ışıklı alanları ortaya çıkarması resimleri karanlık durumdan sıyırıp daha dengeli bir hale getirmekte ve aynı zamanda kontrastlığın yarattığı tadı bu usta renk kullanımıyla korumaktadır. Ayrıca kullanılan renkler, transparan görünümler, biçimle zemin arasındaki ton farklılıkları ve ışığı kullanım biçimi onun kendine ait özgün anlatımını biçimlendirerek, gerek iç gerek dış mekanı anlamlı bir hale getirip gerçek bir yapıt olma özelliği kazanır.

Sanat yapıtı karşılaşmalar yada yaşanmışlıklardan doğar. Yaratım sürecini güçlendiren ve etkili hale getiren her ne kadar bu karşılaşmalar
ve yaşanmışlıklardaki bilgelik, ustalık gibi görünse de esas belirleyici olan tutkudur. Özellikle tutkunun çeşitli nedenlerle yok edildiği bir çağda bir sanatçının tutku ile yapıt üretmesi takdir edilecek bir durumdur ki, Süleyman Erdal’ın 12 yaşında, yaşadığı köyden ayrılıp hayata atılması, üniversite eğitimi sırasında ve sonrasında siyasi düşünceleri nedeniyle büyük bedeller ödemesi, daha sonra iş hayatına atılıp bir müddet sonra kendi şirketini kurması ve bu şirketi çok karlı bir hale getirdikten sonra tüm bu yaşadığı hayatın üzerine bir çizgi çekip büyük bir tutku ile resim yapmaya başlayıp bunu sürdürerek bugünlere kadar getirmesi onun sanata olan inancı ve sevgisinin net bir göstergesidir.

Süleyman Erdal’ın resmini biçimsellikten uzak kendine ait bir duygu durumunun ortaya çıkardığı bir olgu olarak düşünebiliriz ve bu olgu bahsettiğimiz hastalık derecesine varan karşı konulamaz tutkunun kendisidir. Bu resimler Nietzsche’nin Zerdüşt’ün sunuşunda belirttiği gibi “Für Alle und Keinen” herkes ve hiç kimse için dir diyebiliriz.

Denizhan Özer Ekim 2015